Ekofeminizm kavramı ilk kez 1974 yılında Fransız yazar Françoise d’Eaubonne tarafından “Feminizm ya da Ölüm” adlı eserde kullanıldı. D’Eaubonne, 1972 yılında Paris’te “Ekoloji-Feminizm Merkezi”ni kurarak kadın ve doğa sömürüsüne karşı ilk somut örgütlenme adımını atmıştı.
970’lerin sonu ve 1980’lerin başı, ekofeminizmin entelektüel ve eylemsel olarak şahlandığı yıllar oldu. Susan Griffin’in “Kadın ve Doğa” (1978), Carolyn Merchant’ın “Doğanın Ölümü” (1980) ve Mary Daly’nin “Gyn/Ecology” (1978) gibi eserleri, erkeğin kadın üzerindeki egemenliği ile insanın doğa üzerindeki egemenliği arasındaki derin bağı gözler önüne serdi.
Aktivizm boyutu da bu yıllarda küresel bir güce dönüştü. 1980 ve 1981 yıllarında Amerika’da gerçekleştirilen “Kadınlar Pentagon’da” eylemleri ile binlerce kadın, militarizme ve çevrenin sömürülmesine karşı barışçıl protestolar düzenleyerek eşit haklar talep ettiler. 1980 yılında Amherst’te “Kadın ve Dünya Üzerinde Yaşam: Seksenlerde Ekofeminizm” başlıklı ilk konferans yapıldı. Dünyanın farklı yerlerinde kadınlar doğayı korumak için doğrudan eyleme geçtiler; Kuzey Hindistan’da ormanların ticari amaçla yok edilmesini önlemek için ağaçlara sarılan kadınların başlattığı Chipko Hareketi ve 1977’de Kenya’da otuz milyondan fazla ağaç dikilmesini sağlayan Yeşil Kuşak Hareketi ekofeminizmin en unutulmaz küresel direnişleri arasında tarihe geçti.
Türkiye’de Ekofeminizm: Direniş ve Hayatta Kalma Mücadelesi
Peki, Türkiye’de ekofeminizm nasıl bir zemin buldu? Türkiye, ekofeminizm kavramıyla 1990’lı yıllarda uluslararası çalışmalar aracılığıyla akademik ve aktivist düzeyde tanıştı. Ancak gelişmekte olan bir ülke olarak Türkiye’de kadın ve çevre ilişkisi sadece ideolojik bir tartışma olarak kalmadı; daha çok ekonomik olarak var olma ve hayatta kalma mücadelesinin bir parçası olarak şekillendi.
Tıpkı dünyadaki örnekler gibi, Türkiye’deki kadınlar da yaşam alanlarını tehdit eden ekolojik yıkımlara karşı en ön saflarda yer aldılar. 1990’lı yılların başında Bergama’daki siyanürlü altın aramalarına karşı köylü kadınların başı çektiği yaşam hakkı mücadelesi, sonradan büyük bir çevre hareketine dönüşerek hafızalara kazındı. Benzer şekilde, Sinop Gerze’de termik santrallere, Soma Yırca’da zeytin ağaçlarının kesilmesine, Rize Fındıklı’da HES projelerine ve Artvin Cerattepe’deki maden ve taş ocaklarına karşı kadınlar; derelerini, ağaçlarını ve yaşam alanlarını korumak için Hindistan’daki Chipko hareketine benzer olağanüstü direnişler sergilediler. Çünkü kadınlar, doğanın tahrip edilmesiyle doğrudan kendi geçim kaynaklarının ve yaşam alanlarının yok edildiğini görebiliyordu.

Küllerinden Doğan Topraklar
Ekofeminizm Türkiye’de sadece endüstriyel yıkıma karşı bir direniş değil, toprağı iyileştirerek ekolojik ve adil bir üretime dönüştürme pratiği olarak da varlık gösteriyor. Bunun en ilham verici örneklerinden biri de Mardin’de faaliyet gösteren Midyat Kadın İnisiyatifi’dir.
Dünyanın sayılı bölgesel kalkınma projelerinden olan Güneydoğu Anadolu Projesi’nin (GAP) sosyal bir çıktısı olan Çok Amaçlı Toplum Merkezleri (ÇATOM) bünyesinde eğitim gören ve güçlenen kadınlar, inisiyatif alarak kendi oluşumlarını kurdular. Midyat Kadın İnisiyatifi kadınları, sadece para kazanmak için değil; annelerinden, ninelerinden miras kalan “kadim ekolojik bilgileri” toprakla yeniden buluşturmak için yola çıktılar.
Eğlence Köyü’nde yaklaşık kırk-elli yıldır sürülmemiş, terk edilmiş, devasa taşlarla dolu verimsiz bir araziyi devralan kadınlar, büyük bir inançla bu toprağı ıslah ederek muazzam bir lavanta bahçesine dönüştürdüler. Kuraklık, iklim değişikliği ve zorlu arazi şartlarına rağmen pes etmediler. Sadece bitki yetiştirmekle kalmadılar; kurumların desteğiyle güneş panelleri kurarak kendi enerjilerini ürettiler, arıcılık eğitimleri alarak “Lavanta Balı” üretimine başladılar, elde ettikleri lavantaların yağını ve suyunu çıkardılar. Bunun yanında hiçbir kimyasal katkı maddesi kullanmadan, doğaya ve insan sağlığına zarar vermeyen atadan kalma yöntemlerle acur turşusu ve meyve kuruları üreterek ekonomik bir döngü yarattılar.
Midyat Kadın İnisiyatifi’nin bu büyük başarısı, arazilerini yıllardır atıl bırakan diğer köylülere de ilham oldu ve çevredeki terk edilmiş tarlalar yeniden ekilmeye, tarıma kazandırılmaya başlandı. Kadınlar, sahip oldukları kadim dişil tarım bilgisini yenilikçi yöntemlerle harmanlayarak hem toprağın şifalanmasına ve biyoçeşitliliğin korunmasına öncülük ettiler, hem de ekonomik bağımsızlıklarını kazanarak toplum içindeki saygınlıklarını artırdılar.
Ekofeminizm felsefesinin bize gösterdiği en temel gerçek şudur: Ekolojik krizler ve toplumsal adaletsizlikler birbirinden bağımsız değildir. Ekofeminizm, yalnızca doğayı sevmek değil; doğa ve kadın üzerindeki her türlü sömürüye karşı durmak, üretmek, iyileştirmek ve yaşamı savunmaktır.